AKP'ye açılan kapatma davasında siyasi yasak istenen Sağlık Bakanı Prof. Dr. Recep Akdağ'ın savunmasından yayınlanan türbanlı doktor haberlerinin gerçeği yansıtmadığı belirtildi.
İşte Savunmanın Tam Metni:
1) İddianamenin 102-103’üncü sayfalarında yer alan iddialar (EK-175), muhtelif
gazete haberlerine dayandırılmıştır.
Ancak iddia makamı, ilgili ilgisiz pek çok gazete
kupürünü delil göstermiştir.Zira EK-175’te sunulan delillerden, 27.02.2008 tarihli
Türkiye ve Milliyet Gazeteleri; 28.02.2008 tarihli Posta, Hürriyet ve Milliyet (2 adet)
Gazeteleri; 26.02.2008 tarihli Milliyet Gazetesi; 12.02.2008, 15.02.2008 (3 adet) ve
16.02.2008 tarihli Cumhuriyet Gazeteleri ile “Türbana karşı toplumsal direniş”,
“Türbanlı öğrenciler lise bahçesinde” ve “Türban dersliklerde” başlıklı isimsiz ve tarihsiz
gazete kupürlerinin hiçbiri Recep AKDAĞ’ın beyanı ve onun hakkındaki iddia ile ilgisi
yoktur.
İlgisiz deliller mesnet yapılarak Recep AKDAĞ’ın itham edilmesi, hukuk devleti
ilkesiyle bağdaşmaz.
İddialar, öncelikle delilleri yönüyle hukuka ve Anayasaya aykırıdır.
Muhtelif sağlık kurumlarında başörtülü görev yapanların olduğuna dair haberlerin
çıkması üzerine Sağlık Bakanının; “Biz görevimizi biliyoruz, yasaya aykırı bir durum varsa
zaten müdahale ederiz, müdahale edilir.” anlamında görevlerinin bilincinde olduklarını,
vali ve kaymakamların da görevlerinin bilincinde olduğunu ifade etmesi, ne laikliğe ve
ne de Anayasaya aykırıdır.
Öncelikle şu hususu belirtmek gerekir ki; iddianameye alınan fotoğraf ve
görüntülerin nerede ve nasıl çekildiği, görüntülerdeki kişilerin kim olduğu, bu kişilerin
çekimlerinin yapıldığı sırada görev başında olup olmadıkları belli değildir.
Ayrıca evvelce
basında çıkan benzeri haberlerin birçok defa gerçeği yansıtmadığı ortaya çıkmıştır.
Örnek olarak 2006 yılında türbanlı iki bayan doktorun testisleri şişen gencin
ultrasonunu çekmediği bir gazetemizde birinci sayfadan duyurulmuş ve bu haber
müteakip dönemde birçok yazar tarafından irticai faaliyetlere referans olarak
kullanılmıştır.
Bakanlıkça derhal başlatılan soruşturma sonucu bayan doktorların
türbanlı olmadığı gibi, vaka konusunda görevli bulunmadıkları, geçmişte her zaman
benzeri ultrasonları çektikleri tüm tarafların beyanları ve belgelerle anlaşılmış, haberi
yapan basın kuruluşu da bu gerçeği sonradan kabullenmiştir.
Bu örnekte olduğu gibi basına yansıyan görüntü ve haberler SAĞLIK Bakanlığı ve
mahalli yöneticilerce değerlendirilmekte, soruşturulmakta ve gerekli müeyyideler
uygulanmaktadır.
Türbanlı olarak görev yapmak memur hukuku bakımından disiplin
suçudur ve disiplin âmirlerince gerekli hukuki işlemler yapılmıştır ve yapılmaktadır.
Nitekim bu konuda verilen soru önergesine cevâben TBMM’de yaptığı
konuşmada Recep AKDAĞ; yukarıda belirtilen hususlara temas ederek; basına
yansıyan bu görüntülerin nerede ve nasıl çekildiğinin belli olmadığı, vali, kaymakam ve
mahalli yöneticilerin görevlerinin bilincinde olduğu, kamuda görev yapan memurlarla
ilgili tavrın açık ve net olduğu, ancak provokasyonlara müsaade edilmeyeceğini ifade
etmiştir.
Dolayısıyla TBMM’de yapılan bu konuşmadan türbanlı personelin görmezden
gelindiği veya gerekli işlemlerin yapılmadığı anlamını çıkarmak mümkün değildir.
Bu kadar çok sağlık kuruluşu ve personeli bulunan bir yapıda, sağlık hizmeti
sunan bütün kurumlarımızda her kesimden milyonlarca vatandaşımız muayene ve
tedavi olurken, bu hizmeti sunan personelimizin kılık kıyafeti de herkesçe
görülebilmekte iken, bazılarının
Sağlık Bakanlığı teşkilatında dahi bulunmayan
(İddanamede yer alan Cebeci Eğitim ve Araştırma Hastanesi isminde bir hastane
bulunmamaktadır. Vakıf Gureba Hastanesi ise Sağlık Bakanlığına bağlı değildir.) birkaç
mekanda çekilen fotoğraflardan yola çıkılarak ve “sağlık kuruluşlarında yoğun olarak
yaşanan laikliğe aykırı bu durum” , “Çok sayıda sağlık personelinin türbanla görev
yaptıkları” gibi ifadelere yer verilerek, Sağlık Bakanlığında “çok sayıda” türbanlı personel
çalışıyormuş gibi gösterilmesi ve bu durumun gerçekliği araştırılmadan laikliğe
aykırılığın delili olarak sunulması maddî ve hukukî bakımından mümkün değildir.
2) Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Orhan GÜMRÜKÇÜOĞLU imzasıyla 7 şubat 2008’de
yayınlanan genelge; sağlık kurum ve kuruluşlarının huzur içinde hizmet yapması ve
hastaların mahremiyet haklarının korunmasını temin maksadıyla yayınlanmıştır. İddia
makamının, yorumla ve adeta niyet okur bir biçimde bu genelgeyi “Sağlık
kurumlarındaki yasadışı uygulamaların gizlenmesine çalışmak” (İddianame, s. 103)
olarak değerlendirmesi, Açık bir Anayasa ihlalidir. Amacı açıkça belli bir genelgeyi,
genelgenin yazılı açık amacının dışında anlamlandırmak, hiçbir hukuk devletinde
yapılması mümkün olmayan bir hukuk ihlalidir.
Bütün dünyada olduğu gibi Sağlık Bakanlığına bağlı sağlık kuruluşlarında da
hasta mahremiyetine riayet etmek esastır.
03/12/2003 tarihli ve 5013 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunan "Biyoloji
ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması
Sözleşmesi: İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi”nin 10 uncu maddesi “Özel yaşam ve
bilgilendirme hakkı“ kenar başlığını haizdir. Bu maddenin birinci fıkrası ile herkesin,
kendi sağlığıyla ilgili bilgiler bakımından, özel yaşamına saygı gösterilmesini isteme
hakkına sahip olduğu belirtilerek sağlıktaki hasta mahremiyeti ülkemizce de kabul
edilmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında “mahremiyet” ilkesi sadece ev ve
aile hayatı ile sınırlı tutulmamakta, işyeri dahil geniş şekilde yorumlanmaktadır. İzinsiz
fotoğraf çekimi ve bunun yayımlanması ülkemizi zor duruma sokabilecektir. Nitekim bu
ülkelerdeki hastanelerde izinsiz çekim yaptırılmaz.
Diğer taraftan, ülkemizde bir çok özel hastaneyi de akredite eden JCI (Joint
Comission International-Uluslararası Birleşik Komisyon) tarafından 2003 Yılı Ocak
Ayında yayımlanan “Hastaneler İçin Akreditasyon Standartları”nda, özellikle klinik
işlemler ve muayene sırasında hasta mahremiyetinin önemli olduğu, hastanın
mahremiyet ihtiyacına saygı gösterilmesi gerektiği bir standart olarak belirlenmiştir.
Ülkemizde de, 01/08/1998 târihli ve 23420 sayılı Resmî Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe giren Hasta Hakları Yönetmeliğinde “Mahremiyete saygı
gösterilmesi” başlıklı 21 inci maddesinde “Hastanın, mahremiyetine saygı gösterilmesi
esastır.”, “Hastanın, sağlık durumu ile ilgili tıbbi değerlendirmelerin gizlilik içerisinde
yürütülmesi”, “Muayenenin, teşhisin, tedavinin ve hasta ile doğrudan teması gerektiren
diğer işlemlerin makul bir gizlilik ortamında gerçekleştirilmesi” hükümlerine yer
verilmiştir.
Yine aynı Yönetmeliğin 39 uncu maddesinde ise “Hasta, kişilik değerlerine uygun
bir şekilde ve ortamda sağlık hizmetlerinden faydalanma hakkına sahiptir.”, “Sağlık
kurum ve kuruluşlarında, … gürültünün ve rahatsız edici diğer bütün etkenlerin bertaraf
edilmesi esastır.” hükümlerine yer verilmiştir. Bu hükümler ışığında sağlık
kuruluşlarında hasta mahremiyetinin sağlanması gerektiği noktasında bir tereddüt
bulunmamaktadır.
Basın mensuplarının sağlık kuruluşlarından görüntü alıp alamayacakları
hususunda bu kuruluşların idarecilerinin tereddüde düştüğü ve muhatabından izin
almadan çekilen bu görüntülerle hasta mahremiyetinin ihlal edildiği ve yaşanan
tartışmaların huzur ve sükunu bozduğu, hastane idarecileri ve hastalarca sıkça Bakanlık
yetkililerine iletildiği görülmüştür. Giderek yoğunlaşan bu tür şikâyetler ve bu durumun
bir düzene sokulması talepleri Bakanlık tarafından değerlendirilmiş ve basın
mensuplarının sağlık kuruluşlarından görüntü alma konusundaki hukukî boşluğun
giderilmesi, hasta mahremiyetinin korunması, huzur ve sükunun temini maksadı ile
iddianameye konu 07/02/2008 târihli ve 3553 sayılı Genelge yayımlanmıştır.
Sağlık kuruluşlarının umuma açık olduğu ve teknolojide gelinen nokta ve cep
telefonları ile dahi her şeyin görüntülenebildiği ve kayıt altına alınabildiği bir çağda,
Bakanlığın hasta mahremiyetinin sağlanması ve huzur ve sükûnun sağlanması
yönündeki Genelgesinin sağlık kuruluşlarındaki yasa dışı uygulamaların gizlenmeye
çalışıldığı iddiasına hasredilmesinin kabul edilebilir bir yönü bulunmamaktadır.
Konunun hasta hakları yönünden diğer boyutu “Güvenliğin Sağlanması”dır. Aynı
Yönetmeliğin 37 nci maddesi “Herkesin sağlık kurum ve kuruluşlarında güvenlik içinde
olmayı bekleme ve bunu isteme hakları vardır” hükmünü amirdir. Benzer şekilde
güvenlik gerekçesi ile diğer bir çok kamu kurum ve kuruluşunda izinsiz fotoğraf ve
kamera çekimi yapılamadığı da herkesçe malumdur.
Yine aynı Yönetmelikte düzenlenen bir diğer husus hastalara ait “Bilgilerin Gizli
Tutulması” ilkesidir. Hastanelerde serbestçe çekime müsaade edilmesi halinde bu
ilkenin de kolaylıkla ihlali mümkündür. Türk Ceza Kanununun “özel hayata ve hayatın
gizli alanına karşı suçlar” ile ilgili düzenlemesinde de, kişilerin sağlık durumlarının
mahremiyeti kabul edilmiş ve bu bilgileri kaydeden kimse için cezai müeyyide
öngörülmüştür. Gizlilik hakkı, Roma/2002 tarihli Hasta Haklarına İlişkin Avrupa Ana
Sözleşmesinde de yer alan evrensel bir değerdir.
Hasta hakları çağdaş dünyada insan haklarının sağlık alanında uygulaması
olarak kabul görmektedir. Bakanlığım dönemimde hasta haklarının ilgili taraflarca
benimsenmesi ve fiilen uygulanması için birçok düzenleme yapılmıştır. Bunun bir
parçası olan mezkur genelgenin irtica ile irtibatlandırılması, çağdaş ve evrensel
değerlerin tam zıddına yorumlanmasıdır.
Mezkûr Genelge tamâmen bu maksatlar ile yayımlanmış olup, iddianamede
maksadı aşan ifadelere de yer verilerek bu Genelge ile “sağlık kurumlarındaki yasadışı
uygulamaların gizlenmesine çalışıldığı”nın iddia edilmesinin maddî ve hukukî mesnedi
bulunmamaktadır.
Sonuç olarak, gerçekliği araştırılmadan basın kupürleri ile Sağlık Bakanlığına
haksız isnatlarda bulunulmuş, uluslararası hukuk hatta pozitif hukukumuzda yer alan
düzenlemeler açık iken “niyet okuma” yolu ile suçlamalar yöneltilerek, ülkemizi sağlık
alanında en uygar ülkeler düzeyine taşımaya yönelik çalışmalar “irticai faaliyet” olarak
tanımlanmıştır.
3) Yine İddianame’nin 103’üncü sayfasında yer alan; “Sağlık Bakanı Recep
AKDAĞ’ın Anayasa ve Yüksek Öğretim Kanununun ek 17. maddesinde yapılacak
değişiklikten sonra, tıp fakültelerinin 6. sınıfında okuyan ‘intern’ denilen stajyer
doktorların da başörtüsü takabileceklerini söylediği” iddiası da gerçek dışıdır.
Zira bu açıklama “intern” denilen Tıp Fakültesi 6. sınıf öğrencilerinin “üniversite
öğrencisi” olması hasebiyle ve bunların “öğrencilik” statüsü düşünülerek yapılmış olup,
üniversite öğrencilerine yönelik genel bir düzenleme yapıldığında Tıp Fakültesi
öğrencilerinin de bu kapsamda değerlendirilecekleri izahtan varestedir. Tıp fakültesi 6.
sınıf öğrencilerinin “öğrencilik” statüsü bir tarafa bırakılarak, bu öğrencilerin İddia
Makamınca “stajyer doktor” olarak tanımlanmaları ve memurlara uygulanan
müeyyidelere tabi olmaları gerektiği değerlendirilerek, açıklamanın bu minval üzere
iddianameye alınması maddî gerçekle örtüşmediği gibi, bu hatalı değerlendirmeden
yola çıkarak, “türban serbestisinin kamudaki olası genişlemesinin işaretinin verildiği”
neticesine ulaşmak da mümkün değildir.
3) Ayrıca ddianamede “Devlet kadrolarının islâmi bir yapıya dönüştürülmesine
matuf olarak Diyanet İşleri Başkanlığı kadrosunda görev yapan çok sayıda memurun,
hastane yöneticiliğinde görevlendirildiği” iddia edilmiştir.
Başka kamu kurum ve kuruluşlarında görev yapan personelin Sağlık Bakanlığına
nakilleri 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun kurumlar arası nakli düzenleyen 74
üncü maddesinin birinci fıkrasının “Memurların bu Kanuna tabi kurumlar arasında,
kurumların muvafakatı ile kazanılmış hak dereceleri üzerinden veya 68 inci maddedeki
esaslar çerçevesinde derece yükselmesi suretiyle, bulundukları sınıftan veya öğrenim
durumları itibariyle girebilecekleri sınıftan, bir kadroya nakilleri mümkündür.” hükmü
çerçevesinde gerçekleştirilmektedir.
Sağlık Bakanlığına naklen geçişlerde, subjektif değerlendirmelerin önüne
geçmek maksadıyla 08/06/2004 tarihli ve 25486 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak
yürürlüğe konulan Sağlık Bakanlığı Atama ve Nakil Yönetmeliği ile kurumlar arası
nakiller bakımından (Madde 17) objektif kıstaslar belirlenmiş ve başka kurumlardan
Sağlık Bakanlığına nakillerde, Türkiye’de bir ilk gerçekleştirilerek kura usûlü kabul
getirilmiştir. Bu çerçevede Sağlık Bakanlığına Şubat ve Eylül dönemlerinde kura ile
kurumlar arası nakiller yapılmaktadır. Bu şekilde yapılacak atamalarda ilan edilecek
kadrolar, 6 ncı ve 5 inci hizmet bölgelerinden başlamak üzere belirlenmektedir. Kura,
bütün kamu kurum ve kuruluşlarında görev yapan personele açık olup, kurum ve
personel bakımından herhangi bir kısıtlama sözkonusu değildir ve esâsen kısıtlama
yapılması da hukûken mümkün olamaz.
Diyanet İşleri Başkanlığı da, 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve
Görevleri Hakkında Kanun uyarınca Başbakanlığın bağlı kuruluşu olup, bir kamu
kurumudur ve personeli de memur statüsündedir. Dolayısı ile, bütün kamu kurum ve
kuruluşunda çalışan personel gibi, Diyanet İşleri Başkanlığı personeli de Sağlık
Bakanlığına kurumlar arası naklen atama kurasına müracaat edebilmekte ve kurada
çıktığı ve yerleştiği takdirde ataması yapılmaktadır.
Kura, herkesin katılımına açık olup, boş kadrolar ilan edilmekte ve müracaatlar
alınıp tercihler yapıldıktan sonra noter huzurunda gerçekleştirilmektedir. Kurumlar arası
atamalar bu şekilde kura ile yapıldığından, torpil, iltimas ve sair usûl ile objektiflikten
uzak atamalar yapılması maddeten de mümkün olamaz. Herhangi bir kurum veya
personele ayrıcalık tanınması veya müracaatının engellenmesi de sözkonusu değildir.
Diğer taraftan, Sağlık Bakanlığı hastanelerine yönetici atamaları da Sağlık
Bakanlığı Personeli Unvan Değişikliği ve Görevde Yükselme Yönetmeliği hükümleri
çerçevesinde yapılmakta olup; bu Yönetmelikte belirlenen şartları taşıyan bütün
personel görevde yükselme eğitim ve sınavına katılabilmekte ve bu eğitim ve sınav
neticesinde başarı durumuna göre atama yapılmaktadır.
Netice itibariyle, diğer kamu kurum ve kuruluşlarından Sağlık Bakanlığına
atanmak isteyen personel kura ile tespit edilip atandığından ve Bakanlığa bağlı
hastanelerine yapılan yönetici atamaları da, şartları taşıyan tüm personelin katılımına
açık görevde yükselme eğitimi ve sınavı neticesinde yapıldığından, Diyanet İşleri
Başkanlığı personeline özel -yâni bu personel lehine veya aleyhine- bir uygulama
yapılması veya ayrıcalık tanınması hukuken mümkün değildir.
Bu kadar objektif usulle yapılan ve herkes gibi iddia makamının da takdir etmesi
gereken bir uygulamadan dolayı Sağlık Bakanı Recep AKDAĞ takdir edilmesi
gerekirken, iddia makamı tarafından kadrolaşmakla itham edilmesi, iyi niyet
kurallarıyla bağdaşmaz.
4) Sağlık Kuruluşları Ruhsatlandırma Yönetmeliği Taslağının 113 üncü
maddesindeki “hastaların dini gereklerini yerine getirebilecekleri mekânlar ayrılması”
ibaresi, “Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetlerinin laiklik ilkesine aykırı diğer
eylemleri” arasında sayılarak, bu hükmün laikliğe aykırı olduğu iddia edilmiştir.
Sağlık kuruluşlarında hastaların seçtikleri dine göre din adamlarından destek
alabilmeleri ve dini gereklerini yerine getirebilecekleri imkanlar sağlanması sağlık
hizmeti gereklerine, sağlık kuruluşları akreditasyon standartlarına, hasta hakları
hususundaki evrensel bildirgelere ve uluslar arası sağlık kuruluşları kriterlerine göre
yapılmış bir düzenlemedir. Yönetmelikte bu yönde bir düzenleme yapılmak
istenmesinde tamamen sağlık hizmeti sunumunda “hasta hakları” maksadı esas
alınmıştır.
Dünya Tabipler Birliği’nin yayınladığı 1981 Lizbon ve 1995 Bali “Hasta Hakları
Bildirgesi”, Amsterdam’da 1994 yılında yayımlanan Avrupa’da Hasta Haklarının
Geliştirilmesi Bildirgesi, Amerika Hastane Birliği Hasta Hakları Bildirisi gibi birçok
uluslararası belgede bu konuda düzenlemeler mevcuttur.
Son yıllarda sağlık hizmeti sunumu, sağlık kuruluşlarının fiziki yapısı, tıbbî
malzeme, sağlık personeli gibi alanlarda Sağlık Bakanlığı ve ülkemizin özel sağlık
sektörü uluslararası standartları yakalamış ve ülkemiz bu hususta Dünya ülkeleri
arasındaki yerini almış bulunmaktadır. Sağlık kuruluşlarının uluslar arası standartları
incelendiğinde;
Dünyada ve özellikle ABD’de en yaygın ve saygın sağlık kuruluşlarının
akreditasyon kuruluşu olan JCI (Joint Comission International-Uluslararası Birleşik
Komisyon) tarafından 2003 Yılı Ocak Ayında yayımlanan “Hastaneler İçin Akreditasyon
Standartları”nda, “Kurum hasta ve ailelerinin ibadet taleplerine ya da hastanın ruhani ve
dini benzer taleplerine cevap veren bir sürece sahip olmalıdır.” ve “Bir hasta ya da ailesi
dini ya da ruhani inançlarla ilgili olarak birisi ile görüşmek istediğinde, kurum bu isteğe
yanıt verme sürecine sahip olmalıdır.” yolunda standartlar bulunduğu görülmektedir.
Ülkemizde, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi
hastaneleri, Mesa, Bayındır, Acıbadem, Amerikan Hastaneleri gibi 20 civarında
hastanenin JCI (Joint Comission International-Uluslararası Birleşik Komisyon) tarafından
akredite edildiği ve bu hastanelerin hastalarının dini ve ruhani taleplerini karşılama
standartlarını yerine getirdiği bilinmektedir.
Diğer taraftan Amerika, İngiltere, Almanya, Avustralya gibi ülkelerin
hastanelerinde her biri kendi çalışma alanında uzman üyelerden oluşan “Etik Kurullar”
yer almakta olup, “Hastanenin Din Sorumlusu” da bu Kurulun üyesidir.
Uygar ülkelerde bu tür düzenlemeler yapılmakta ve bu düzenlemeler insan
haklarının ve bunun sağlık alanında yansıması olan hasta haklarının bir gereği olduğu
değerlendirilmektedir.
Ülkemizde de, Sağlık Bakanlığınca hazırlanan ve 01/08/1998 tarihli ve 23420
sayılı Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren “Hasta Hakları Yönetmeliği”nde
çağdaş uygulamalar pozitif hukukumuza alınmıştır. Bu Yönetmeliğin “Dini Vecibeleri
Yerine Getirebilme ve Dini Hizmetlerden Faydalanma” başlıklı 38 inci maddesinde
“Sağlık kurum ve kuruluşlarının imkanları ölçüsünde hastalara dini vecibelerini
serbestçe yerine getirebilmeleri için gereken tedbirler alınır. Kurum hizmetlerinde
aksamalara sebebiyet verilmemek, başkalarını rahatsız etmemek ve personelce
düzenlenip yürütülen tıbbi tedaviye hiç bir şekilde müdahalede bulunulmamak şartı ile
hastalara dini telkinde bulunmak ve onları manevi yönden desteklemek üzere talepleri
halinde, dini inançlarına uygun olan din görevlisi davet edilir. Bunun için, sağlık kurum
ve kuruluşlarında uygun zaman ve mekan belirlenir. İfadeye muktedir olmayıp da dini
inancı bilinen ve kimsesiz olan agoni halindeki hastalar için de, talep şartı aranmaksızın,
dini inançlarına uygun olan din görevlisi çağrılır. Bu hakların nasıl ve ne zaman
kullanılacağı ve bu konuda alınacak tedbirler, sağlık kuruluşunun çalışma usul ve
esaslarını gösteren mevzuatta ayrıca düzenlenir.” yolunda hüküm mevcuttur ve Avrupa
Hasta Hakları düzenlemelerine paralellik gösteren bu hüküm yaklaşık 10 yıldır
yürürlüktedir.
Ülkemizde söz konusu hüküm Hasta Hakları Yönetmeliğinde yaklaşık 10 yıldır
yürürlükte iken, İddia Makamınca bu Yönetmeliği hazırlayan ve yürürlüğe koyanlar
hakkında hiçbir işlem yapılmamış, taslak halinde kalan ve yayımlanmayan bir
Yönetmelik hükmü hükümetin laiklik ilkesine aykırı eylemi olarak ileri sürülmüştür.
Söz konusu hükmün suç olarak düşünülmesi ve laiklik ilkesine aykırı eylem
olarak iddia edilmesi mümkün olmamakla birlikte; ceza hukuku yönünden de bir
değerlendirme yapabilmek açısından bir an için suç unsuru taşıdığı kabul ve farz edilse
bile;
İdarenin Yönetmelik, Tebliğ, Genelge gibi bir düzenleyici işlemi ancak bu işlemin
tesisine yetkili makamın iradesi ile ortaya çıkar, tekemmül eder ve hem Devlet-idare,
hem de üçüncü şahıslar bakımından hak ve yükümlülükler doğurur. Bir Yönetmeliğin
yayımlanmamış ve taslak halinde kalmış olması halinde, bunda, hem Bakan, hem
memurlar, hem de üçüncü şahıslar bakımından herhangi bir idarî, mâlî, cezâî, siyasî
sorumluluktan bahsedilmesi hukûken mümkün değildir.
Maalesef iddia makamı, olmayan bir yönetmelikten hareketle afaki bir ithamda
bulunmakta, Sağlık Bakanı Recep AKDAĞ’ın yapmadığı bir eylemden dolayı siyasi
yasaklı olmasını ve üyesi olduğu partinin kapatılmasını talep etmektedir. Bu, hukukun
genel ilkeleri ve Anayasa’da ifadesinin bulan hukuk devleti ilkesinin alenen ihlalidir.
5) Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli
şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma
nedenidir.
Recep AKDAĞ’ın AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile
ilgili bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde
bir eylemden de söz etmemektedir.
6) Kaldı ki Recep AKDAĞ’ın her iki beyanı da; Anayasaya aykırı bir eylem
olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti”
(Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26)
kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak
Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir
durum söz konusu değildir.
Yorum (1) >>
türbanlı çalışanlar Yorumu yazan seda akpınar, Temmuz 04, 2008
ben bursada yaşıyorum ve fatih, dikkaldırım,akpınar mahallelerindeki sağlık ocaklarındaki bayan doktorlarn bir kısmı türbanlı ve kaç senedir hep ayn şekilde görüyorum. Bu durum hakkında ne diyeceksiniz?